Yazının Tamamını Bilgisayarınıza İndirmek İçin Buraya Tıklayınız
13 Mart 2009 Cuma
UMUMİ TEKFİR MUAYYEN TEKFİRİ GEREKTİRMEZ Ebu Basir et-Tartusi
11 Mart 2009 Çarşamba
KULLUK ve ŞİRK - Ebu Katâde el-Filistinî
Kur’anî beyana göre bütün peygamberlerin hareketindeki ortak nokta, ubudiyet ve ibadetin yalnızca Allah’a tahsis edilmesidir. Ancak ibadet kelimesi birçok manaya geldiğinden burada sınırlandırmak zorundayız.
Tarih boyunca insanların mübtela oldukları en büyük felaket şirktir. Şirk, dünya hayatındaki en büyük zulümdür. Allahu Teala şöyle buyurur:
“Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.” (31 Lokman/13)
Bu nedenle peygamberlerin mücadelesindeki temel amaç, bu zulmü ortadan kaldırıp, herkesi doğru yola yani Tevhid’e sevketmektir. Zira yeryüzünde vuku bulan ictimai, iktisadi ve siyasi zulümlerin kaynağı bu zulme dayanmaktadır. Dolayısıyla yeryüzünün ıslahı, ancak şirkin yok edilmesi ve Tevhid’in gerçekleştirilmesi ile mümkündür. Tevhid, Allahu Teala’nın, kulları üzerindeki hakkıdır. Bundan uzaklaşmak, Müslümanı, davette peygamberleri temsil edenlerin üzerinde olmaları gereken kulluktan uzaklaştırır. Şunu da belirtmek gerekir ki, Müslümanın, bozulan ictimai, iktisadi ve siyasi düzeni ıslah etmek isteyen bir ıslahatçı sıfatıyla ortaya çıktığı zaman, Kur’an-ı Kerim’de zikredilen peygamberlerin hareketlerini incelemesi gerekir. Bununla birlikte, kendilerini İslami Cemaat olarak takdim edenlerin İslam’a yakınlık veya uzaklıklarını da ancak Kur’an’da geçen peygamberlerin bu hareketlerine yakınlık ve uzaklıklarına göre değerlendirebiliriz. Bir defa daha hatırlamak istiyorum ki, peygamberlerin halklarına karşı verdikleri savaş, Tevhid’in şirke karşı verdiği savaştır. Yani bu savaş, Tevhid bayrağı altında verilen bir savaştır.
Bazen bu konuyu anlatmak, dar görüşlü bazı grupları şu soruyu sormaya sevketmektedir: “İslami Cemaatlerin bugünkü Müslüman halklarıyla olan problemleri, şirke ve küfre karşılık iman ve Tevhid problemi midir?” Bazen de bu soru daha açık olarak şöyle sorulur: “İslam ümmeti şirke ve küfre düşmüş müdür?” İlk akla gelen Tevhid ehlinin, dinden çıkan Harici ve benzeri aşırı cemaatleri taklit etmeleridir. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse, İslam ümmeti de, geçmiş müşrik ve kafir milletlerin saptıkları yola sapmaktadır. İslam ümmetinin şirkten uzak olduğunu savunanlar, Tevhid’in sadece adını bilmektedirler. Yoksa Tevhid’in mahiyetini bilmemektedirler. Konunun önemine binaen, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetinden bazı grupların müşrik ve kafirlere katılacaklarına delalet eden bazı hadisleri zikretmemiz gerekmektedir. Şöyle ki: İbn-i Mace ve Ebu Davud, sahih bir senedle Rasulullah’ın azadlı kölesi Sevban’dan, Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Ümmetim hakkında korktuğum hususlardan biri de, sapık imamlar(ın idaresi altına girmeleri)dir. Ümmetimden bazı kabileler putlara tapacaklar bazıları da müşriklere katılacaklardır.”
Bu hadis, çok faydalı bir hadistir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kısa ifadelerle de bir çok mana ifade edecek bir özelliğe (cevamiu’l kelim) sahip olmasına rağmen, bu hadiste şirkin iki kısmını (ki bunlar şirkin en büyükleridir) birbirinden ayırarak birini: “Ümmetimden bazı kabileler putlara ibadet edecekler” sözü ile, diğerini de: “Ümmetimden bazı kabileler de müşriklere katılacaklar” ifadesi ile açıklamıştır. Bu ikisinin sonucu aynı, yani şirk ve küfür olmakla birlikte, bu sonuca götüren yollar farklı olduğu için, bunların iki ayrı cümlede zikredilmesi abes değildir. İsterseniz, bu iki husus arasındaki farkı anlamak için birlikte kısa bir gezintiye çıkalım. Zira bunların arasındaki farkı anlamakta son derece önemli faydalar olduğu gibi, Müslüman için, yaşadığı asrın kafir gruplarını anlaması bakımından da son derece önemlidir:
Birinci Şirk: Yani putlara ibadet. Hadisin metninde geçen “Evsân” kelimesi, “Sanem” kelimesi ile aynı manadadır ve her iki kelime de put anlamına gelmektedir. Mücahid şöyle der: “Sanem, herhangi bir şekli temsilen yontulmuş putlara, vesen ise bunun dışındaki putlara denir.”
Putlara ibadet, günümüzde, Sufilik ve türbecilik gibi batıl dinlere sempati duyup sevgi bağlayanların yaptığı bir iştir. Şeytan, bunları oyuna getirip yoldan çıkarmak için çeşit çeşit şirkler ihdas etmiştir. Bu sebeple bir çok kişinin bu put ve mabedlerden dolayı şirke düştüğü görülmektedir. Hatta Şeyhu’l-İslam Muhammed bin Abdulvehhab’ın, bu putlardan temizlemesi için cihad ettiği Arap Yarımadası bile, yeniden eski müşrik haline dönmüştür. Orada bulunan sözde devlet ise, Şeyhu’l-İslam’ın davetini söndürmek için, tasavvufi tarikatlara ve tasavvuf grupları tarafından Mekke ve Medine’de düzenlenen şirk toplantılarına göz yummaktan başka daha iyi bir alternatif bulamamıştır.
“Kurratu’l-Muvahhidin” isimli eserin yazarı şöyle der: “Fazilet asırlarından sonra bu ümmetin zeki insanları bile şirke düşerek putlar edindiler ve bütün çeşitleriyle onlara ibadet ederek, kendileri için bunu din olarak benimsediler.”
Ne ilginçtir ki, büyük bir İslami cemaat olan İhvan-ı Müslimin’in lideri olan Avukat Ömer Et-Tilmisânî, kabirlere ibadet etmeyi, onlara sığınmayı, onlara adak adamayı ve etrafını tavaf etmeyi, kişilerin anlayışları ile ilgili bir mesele olarak görmektedir. Onun, peygamberlerin yeniden canlandırmak için gönderildikleri Tevhid hakkındaki anlayışı ancak bu kadardır. Yine resmî müsteşâr olan Sâlim El-Behnesâvî, “Çağdaş İslamî Düşüncenin Etrafındaki Şüpheler” isimli kitabında, Tevhid’in, Müslümanların zihninde gün ortasındaki güneşin aydınlığından daha açık ve net olduğunu söyleyerek, Müslümanların Tevhid’i ve Tevhid’in gereklerini bilmediklerini savunanları yerden yere vurmakta ve onları şiddetle kınamaktadır. Halbuki eğer biz, insanların Tevhid’den habersiz olduklarını söyleyen eski ve yeni muteber alimlerin söylediklerini biraraya getirmeye çalışırsak, ciltler dolusu kitaplar bile buna yetersiz kalacaktır. Bu nedenle biz, imam Abdurrahman bin Hasan bin Muhammed bin Abdulvehhab’ın şu ifadelerini kaydetmekle yetineceğiz: “Şirke düşme ihtimali kesin olanlar, şirki ve şirkten kurtulmanın yolunu bilmeyenlerdir.”[1]
İkinci Şirk: Müşriklere katılmaktır. Şirkin bu kısmının müteaddit (değişik) şekilleri bulunmakta ve daima yenilenip, dönemin şirkine uyum sağlamaktadır. Günümüzde müşriklerin temayüz ettikleri şirk (ki İslam’a mensup olan birçok grup da bu şirke girmiş bulunmaktadır), hukuk ve yargı şirkidir. Şüphesiz İslam’a mensup bir çok kimse, Hristiyan veya Yahudi olması hasebiyle batıya iltihak etmiş değildir.[2] Peki, bugünkü grupların içine düştükleri şirk nedir? Şüphesiz bu şirk, putperest anayasa ve kanunlar şirkidir.
Müslümanlardan bazı gruplar da bu şirk ve küfre bağlanmış ve hatta boğazlarına kadar bunun içine girmişlerdir. Ayrca bu, günümüzde en yaygın olan şirktir. Dindarlığa heveslenenlerin şirki mutasavvıfların, türbecilerin ve hurafecilerin yaptıkları gibi putlara tapmak iken, dindarlık ve ibadetten hoşlanmayanların şirki ise, müşriklerin kanun ve nizamlarını benimseyip bu konuda onlarla beraber hareket etmektir. Mesela Komünizm, Laiklik, Baas taraftarlığı, Nasyonalizm, Milliyetçilik ve benzeri büyük şirk ve küfür dinlerini benimsemek bu kabildendir. Günümüzde şirkin bu çeşitleri, diğerlerinden daha daha yaygın durumdadır. Şüphesiz şirkin bu çeşidi, yaygınlığı ile birlikte, yenidir. Bu nedenle önceki dönemlerde yaşamış olan Müslümanlar, onu bu yaygınlık ve netlikte görmemişlerdi. Günümüzde ise, bir çok insan şirkin çeşitlerini ve insan hayatında nasıl faal hale geldiğini araştırıp ortaya koyma gereğini duymadığı için, sadece kabir ibadetleri gibi ilk dönem Müslümanlarının, kendisine karşı mücadele ettikleri şirk çeşitleri ile mücadele etmektedir. Allahu Teala’dan başkasına itaat ve yine hüküm koyma yetkisini, Allahu Teala’dan başkasına verme gibi yeni icad edilen şirk çeşitleri ise, bu insanlar tarafından önemsenmemekte ve ihmal edilmektedir.
Kabirlere ibadet etmenin şirk olduğunu keşfetmeyip, üyelerinden bazılarının bu nedenle şirke düştüğü İslami cemaatler olduğuna göre, Saray şirkini[3] keşfetmeyip, üyelerinden bazılarının bu nedenle şirke düştüğü cemaatler de olacaktır. Hatta bu cemaatlerden bazılarının, müşriklere katılmaları da olacaktır. Bu nedenle sadece, önceki dönem alimlerin üzerinde durdukları şirk çeşitleri ile uğraşan ve sadece bu tür şirk ile oturup kalkan sözde selefi birine, “Müşriklere ait olan kafir teşkilatlarda ne işiniz var?” diye sorulduğunda, cevap konusunda çıkmaza girerek ne söyleyeceğini bilememektedir. Tevhid’e mensup olan bu kimselerin zaman zaman tağutları desteklemeleri ve bazen de onlara müsteşar olup kafirlere katılmaları için herhangi bir mazeretleri olamaz.
Bu gibileri, kabir şirkine eleştiri üstüne eleştiri yöneltir, ama şirk kanunları ve anayasalarını hiç de önemsemez. Bu da gösteriyor ki, peygamberlerin, canlandırmak için gönderildikleri Tevhid, bugün Müslümanların zihninde birçok bozukluğa uğramıştır.
Buraya kadar yaptığımız açıklamalardan şu sonuca varmaktayız:
1- Geçmiş ümmetlerin içine düştükleri şirk ve küfre, Muhammed’in (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmeti de düşmektedir. Ancak şu kadarı var ki, bu ümmetin topyekün İslam’ı terkedip, şirke ve küfre girmeleri imkansızdır.
2- Zamanımızdaki şirkin iki şekli vardır.
Birincisi: Kabir şirkidir ki, bir grup sözde abid, bu şirke düşmüştür.
İkincisi: Saray şirkidir ki, dine hiçbir önem vermeyen laikler bu şirke düşmüşlerdir.
3- Doğru yolda olan cemaat, şirkin bu iki kısmından da uzak olan cemaattır. Yoksa birinden uzak olup da diğerine düşen değil.
4- Doğru yoldaki cemaatin mücadelesi, Tevhid’in küfre, imanın şirke karşı verdiği mücadeledir. Yoksa bu savaş iktisadi, siyasi veya ictimai bir savaş olmadığı gibi, Hanbeli’nin Hanefi’ye veya Şafii’nin Maliki’ye veya fıkhi bir görüşün başka bir fıkhi görüşe galip gelmesi için yapılan bir mücadele de değildir.
CENNETİN ANAHTARI LA İLAHE İLLALLAH - Murat Gezenler
“Allah’a hamd seçtiği kullarına da selam olsun” (Neml Suresi: 27/59)
“Halimizi ancak Allah’a arzediyoruz. Allah bizlere hayırlısını versin. O her şeye kadirdir. Gidenden daha çoğunu verir, eksilttiğini artırır. O’nun ihsanları bizleri sarar. Sonsuz nimetleri bizleri boğar. Şükrünü edadan aciziz. Her şey O’nun lütfu ve keremi iledir. Biz kendi kendimize hüküm veremeyiz. Biz Allah içiniz ve O’na döneceğiz. Her emanet sahibine verilir. Önce de, sonra da, bidayette ve nihayette hamd ancak O’na mahsustur.”
Bugün içerisinde yaşadığımız şu zamanda akide üzerinde gerçekleşen en büyük sapmalardan bir tanesi de hiç şüphesiz La İlahe İllallah kelimesi üzerinde olmuştur. Tüm esasların ve kavramların büyük bir cehalet karanlığı içerisinde gerçek anlamlarını tamamen yitirmeleri ister istemez saf tevhid inancının da zihinlerde ilk günkü berraklığını kaybetmesine neden olmuştur. Öyle ki inanç dünyasında ve pratik hayatta La İlahe İllallah tevhid kelimesi hiçbir anlam ifade etmemektedir. Artık La İlahe İllallah, sadece dilde tekrar edilen bir kelimeden öteye geçmemektedir. Dilleri ile defalarca La İlahe İllallah diyen ama bu söylemleri ile neleri reddetmeleri gerektiğini ve neleri kabul etmeleri gerektiğini bilmeyen insan toplulukları meydana gelmiş, diğer taraftan da bu bilgisizliği ve cehaleti mazeret kabul eden sözde alimler ve hoca efendiler türemiştir. Bu cehaletin doğal bir sonucu olarak da bir taraftan Allah’tan başka ilah olmadığını devamlı surette tekrar etmelerine karşın, günlük yaşamda Allah’tan başka her şeyi ilah edinen kitleler zuhur etmiştir. Yine aynı şekilde bir takım kimseler tarafından da bu cehalet mazeret kabul edilmiş, Rasulullah (s.a.v)’den “Kim La İlahe İllallah derse cennete girer” şeklinde nakledilen sahih senetli rivayetler delil kabul edilerek La İlahe İllallah diyen herkes müslüman olarak isimlendirilmiştir. Bu kimselere göre bir kimsenin müslüman olarak isimlendirilmesi sadece La İlahe İllallah tevhid kelimesini ikrar etmesine bağlı olup, bir kişi La İlahe İllallah dediği zaman ister içeriğinden tamamen habersiz olsun, isterse de La İlahe İllallah kelimesini bozan fiillerde bulunsun cahil olduğu için yine de mazeretlidir. Yine bu kimselerce, böyle cahil halk kitlelerini Allah’tan başka ilah edindikleri için müşrik gören muvahhid kimseler de radikal, tekfirci ya da harici olarak isimlendirilmektedirler. Sonuçta yukarıda da değindiğimiz gibi günde bin kere Allah’tan başka ilah yoktur diyen buna karşılık hayatlarında Allah’tan başka her şeyi ilah kabul eden kitleler meydana gelmiştir.
Biz bu yazımız da Allah’ın izni ile bu konu üzerinde hak olan gerçeği Allah’ın kitabı, Rasulullah’ın sünneti ve islam alimlerinin bu konu üzerindeki yorumları ışığında izah etmeye çalışacağız. Acaba La İlahe İllallah ne demektir? La İlahe İllallah kelimesini ikrar eden bir kimseye bu kelimenin yüklediği yükümlülükler nelerdir? Kul La İlahe derken neleri reddetmeli, İllallah derken neleri kabul etmelidir? Bir kimsenin müslüman olarak isimlendirilmesi için sadece mücerred bir şekilde La İlahe İllallah demesi yeterli midir, yoksa bu kelimeyi söylemekle birlikte bir takım şartlarıda yerine getirmesi gerekli midir? İşte bizler bu yazımızda tüm bu sorulara cevap bulmaya çalışacağız. Gayret bizden takdir ise hiç şüphesiz yüce Allah’tandır.
“Bil ki La İlahe İllallah kelimesi, küfür ile imanı, kafir ve müşriklerle, müslümanları birbirinden ayıran, Allahü Teala’nın mü’minlere ilham ettiği bir takva kelimesidir. Kopmak bilmeyen, tutunulacak sağlam bir kulptur. Zikirlerin en faziletlisidir.”
Nitekim Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:
“Zikirlerin en faziletlisi La İlahe İllallah kelimesidir.”
La İlahe İllallah nefiy (red/inkar) ve ispat (kabul) olmak üzere iki kısımdan meydana gelmektedir. La İlahe, ilahlığı canlı cansız ne varsa her şeyden çekip almak, İllallah ise, uluhiyete (ilahlığa) ait ne varsa sadece ve sadece Allahü Teala’ya tahsis etmektir. Bir önce kavram köşemizde “İlah kelimesi üzerine” başlıklı yazımızda izah ettiğimiz üzere ilah kelimesi, koruyan, gözeten, kulluk edilen, fayda vermeye ve zararı defetmeye güç sahibi olan, yetkiyi ve otoriteyi elinde bulunduran anlamlarına gelmektedir. O halde kul La İlahe diyerek ilahlığa ait tüm bu hususiyetleri canlı cansız ne varsa her şeyden çekip almalı, İllallah diyerek te ilahlığa ait tüm bu hususiyetleri sadece Allahü Teala’ya tahsis etmelidir. Bakınız bu noktada İbn-i RecebEl’Hanbeli şöyle demektedir:
“Kulun La İlahe İllallah demesi, onun için Allah’tan başka ibadete layık bir ilahın olmamasını gerektirmektedir. İlah ise; kendisine dua edilen, kendisinden istenilen, kendisine tevekküe edilen, umulan, korkulan, sevilen, yüceliğinden sakınılan, isyan edilmeyen, itaat edilen demektir. Bunlar ilahlığın özelliklerindendir. Bunların Allah’tan başkasına verilmesi caiz değildir. Her kim ilahlığın özelliklerinden birisini bir yaratılmışa vererek Allah’a şirk koşarsa La ilahe İllallah sözündeki ihlasını bozmuş olur ve tevhidini gerçekleştirmemiş olur.”
La İlahe İllallah kelimesini söyleyen bir kul öncelikle Allah’ı rububiyet noktasında tevhid etmeli/birlemeli, rabb’liğe dair ne varsa Allah’a ait kılmalıdır. Alemi yaratan, dirilten ve öldüren, rızık veren, gökten yağmur indirip onunla yeryüzünde bitkiler çıkaran, canlıları idare eden, tek sahib ve malik, fayda ve zarar vermeye tek başına kadir, yükselten ve alçaltan ancak ve ancak Allahü Teala’dır. Tüm bu noktalarda Allah’ın birlenmesi ise, rububiyet tevhidi olarak isimlendirilmektedir. Burada önemli olan ise şudur: Rububiyet tevhidi tarih boyunca bir Allah tanımayan küçük bir topluluk hariç gerek ehli kitab, gerekse de tüm kafir ve müşrikler tarafından bilinmekte, kabul ve ikrar edilmektedir. Yani tarih boyunca tüm müşrik ve kafirler Allah’ı yaratan, öldüren, rızık veren, her şeye sahip ve malik olarak kabul etmişleridir. Bakınız Allahü Teala bu konuda şöyle buyurmaktadır:
“(Resûlüm!) De ki: -Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik (ve hakim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor? "Allah" diyecekler. De ki: Öyle ise (O'na âsi olmaktan) sakınmıyor musunuz?”
“Andolsun ki onlara: -Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?- diye sorsan, mutlaka, -Allah- derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar? Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol verir, dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilendir. Andolsun ki onlara: -Gökten su indirip onunla ölümünün ardından yeryüzünü canlandıran kimdir?- diye sorsan, mutlaka, -Allah- derler. De ki: (Öyleyse) hamd da Allah'a mahsustur. Fakat onların çoğu (söyledikleri üzerinde) düşünmezler.”
“Andolsun ki onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye sorsan, mutlaka "Allah..." derler. De ki: (Öyleyse) övgü de yalnız Allah'a mahsustur, ama onların çoğu bilmezler.”
“Ey Kardeşim bil ki! Rasulullah (s.a.v)’in imana ve tevhide davet ettiği, savaştığı, öldürdüğü müşrikler Allahü Teala’nın biricik rabb olduğuna, bir olan Allah’tan başka bir yaratanın, rızık verenin, dirilten ve öldürenin, işleri tanzim edenin olmadığına inanıyorlardır. Dikkat et ki bu mesele gerçekten çok önemli bir meseledir. Bu meselede en önemli şey ise, senin kafirlerin ve müşriklerin yukarıda izah ettiğimiz rabb’liğe dair hususları kabul ettiklerini bilmendir. Bu imanları ile beraber onlar müslüman kabul edilmemiş, bu şekilde iman etmeleri onların canlarını ve mallarını emniyet altına almamıştır. Bunun sebebi ise onların rububiyet tevhidini kabul etmelerine binaen, uluhiyet (ilahlık) tevhidini kabul etmemeleridir.”
Evet müşrikler rububiyet tevhidini kabul etmelerine rağmen, uluhiyet tevhidini kabul ve ikrar etmedikleri için müslüman olarak isimlendirilmemişlerdir. O halde burada uluhiyet (ilahlık) tevhidi üzerinde durmakta fayda vardır.
Uluhiyet tevhidi ise, ilahlığı sadece Allahü Teala’ya has kılmaktır. Tüm sahte ilahların, yetki ve otorite sahibi olduğunu iddia eden tüm sahte rabb’lerin yetki ve otoritesini inkar etmektir. Çünkü hakim, otorite ve yetki sahibi ancak Allahü Teala’nın bizzat kendisidir. Hüküm ve yasa vaaz eden, helal ve haram sınırlarını tayin eden, insanları sevk ve idare etme yetkisine tek başına haiz yegane ilah O’dur. İbadet ancak O’na, itaat ancak O’nun indirdikleri hükümleredir. Hiçbir kulun O’nun indirdiği hükümlerin dışında bir hükme itaat etmesi caiz değildir. Bilakis böyle bir davranış kişinin itaat ettiği hükmün sahibine ibadet etmesi olacak ve sahibini Allah’tan başka ilah edinen müşrikler seviyesine düşürecektir. Çünkü La İlahe İllallah; Allah’ın düzeniyle çatışan tüm tağuti sistemleri reddetmek, onlara itaat etmemektir. Çünkü La İlahe İllallah, kendi heva ve hevesince kanun ve yasa vaaz eden beşeri parlamentoları, onların yasama, yürütme ve yargı organlarını oluşturan meclislerini, kendi küçük beyinlerinin bir ürünü olan anayasalarını, Allah’ın vahyinden kaymaklanmayan beşeri sistemlerin kurallarını tanımamaya dair Allah’a verilmiş bir sözdür. Çünkü La İlahe İllallah, egemenliği, hakimiyyeti, insanları sevk ve idare etme yetkisini kullardan alıp sadece ve sadece Allahü Teala’ya vermektir. Bakınız bu konuda Seyyid Kutub şöyle demektedir:
“İslâm, Allah'dan başka ilâh olmadığına şahitlik etmektir. Allah'dan başka ilâh bulunmadığına şahitlik ise, yüce Allah'ın tek başına evrenin yaratıcısı olduğuna ve orada dilediği gibi tasarrufda bulunduğuna, kulların ibadet kastı taşıyan davranışlarını ve hayatla ilgili eylemlerini sadece O'na sunacaklarına, kulların yasalarını sadece ondan edineceklerine, hayatlarına ilişkin konularda tek başına O'nun hükümlerine boyun eğeceklerine inanmakta somutlaşmaktadır. Kim -bu anlamda- Allah'dan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etmezse, hiçbir zaman şehadet getirmemiş ve İslâm'a girmemiş demektir. Adı, lâkabı ve soyu ne olursa olsun... Hangi bölgede -bu anlamda- Allah'dan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etme gerçeği gerçekleşmezse, o bölge hiçbir zaman Allah'ın dinini din edinmemiş ve asla İslâm'a girmemiş demektir.”
“Bugün yeryüzünde isimleri müslüman ismi, kendileri de müslüman bir sülaleden gelen milletler vardır. Yine bir zamanlar İslâm yurdu olan birtakım ülkeler vardır. Ancak ne bu milletler, günümüzde -bu anlamda- Allah'dan başka ilâh bulunmadığına şahitlik etmedikleri gibi ne de bu ülkeler de, bu anlamın gereği olarak günümüzde Allah'ın dinini din edinmiyorlar...”
Bu konu üzerinde son olarak La İlahe İllallah kelimesini günümüz Türkiye’sinde ikrar eden bir ferdin neleri reddetmesi ve neleri kabul etmesi gerektiğini, meselenin daha iyi anlaşılması, tebliğin daha net sunulması ve bu noktada zerre kadar dahi olsa bir kapalılık kalmaması adına izah etmekte fayda vardır.
Bugün üzerinde yaşadığımız T.C idaresi tamamen beşeri esaslı bir yönetim sistemine haizdir. İnsanlar yine kendileri gibi insanları belirli zaman aralıklarında kendilerini sevk ve idare etmeleri için meclise vekil olarak göndermekteler, vekiller ise kendi yanlarından çıkardıkları yasa ve kanunlarla insanları sevk ve idare etmektedirler. Kendi deyimleri ile hakimiyyet kayıtsız ve de şartsız milletin elinde yani insanlarda bulunmaktadır. İslam’a göre ise, hakimiyyet ve egemenlik ancak Allah’ındır. İslam hakimiyyet ve otoriteyi sadece Allahü Teala’ya tahsis ederek O’na ibadet etmeyi emretmektedir. Bu noktada fertlere düşen ise La İlahe İllallah diyerek öncelikle T.C’nin bu parlementer sistemini reddetmeli, onların çıkarmış olduğu yasa ve kanunlara itaat etmemelidir. Bu parlamentonun çıkardığı kanunları esas alarak hükmeden tağuti muhakemelere zerre kadar dahi olsa iltimas etmemelidir. Hiçbir probleminde T.C’nin bu beşeri esaslı muhakemelerine yetki hakkı tanımamalıdır. Çoğunluğun görüşünü doğru ve hak kabul etme esasına dayanan demokrasi dinini reddetmeli, bunu açıkca ikrar etmelidir. Sadece Allah’a yönelmeli, O’na dayanmalı ve O’na tevekkül etmelidir. Beşeri sistemlere itaat edenleri, beşeri sistemlerin muhakemelerine tabii olanları, her üç-beş yılda beşeri sistemlere iman tazeleyen cahilleri dost ve sırdaş edinmemelidir. Tüm bu anlattıklarımızı delili ise La İlahe İllallah tevhid cümlesidir. Bundan sonra ise sapıklıktan başka bir şey yoktur.
La İlahe İllallah kelimesinin içeriği hakkında bu şekilde kısaca bilgi verdikten sonra bu kelimenin şartları hakkında da bilgi vermekte fayda vardır.
La İlahe İllallah tevhid kelimesi cennetin anahtarıdır. Fertlerin ya da toplumların kurtuluşu ancak bu söze bağlıdır. Ne var ki; La İlahe İllallah sadece mücerred bir şekil de söylenen sözden ibaret değildir. Ya da La İlahe İllallah kelimesinin, fertleri ve toplumları kurtuluşa sevkedebilmesi ancak bir takım şartları da beraberinde gerekli kılmaktadır. Nasıl ki; namaz, oruç, hacc... vs. gibi tüm ibadetlerin Allah katında makbul olabilmesi için yine Allahü tarafından hatları kesin bir şekilde bildirilmiş şartları mevcut ise, La İlahe İllallah kelimesinin de söyleyen kimseye yüklediği yükümlülükler ve şartlar mevcuttur. Bakınız bu konuda Hanbeli alimlerinden İbn-i Receb şöyle demektedir:
“La İlahe İllallah’ı söyleyipte ona şehadet etmekten maksad cehennemden kurtulmayı ve cennete girmeyi gerektiren bir sebeb olmasıdır. Bu gereklilik ise söylenen sözün şartlarının hepsinin bir arada bulunması ve onu ortadan kaldıracak bir durumun olmaması halinde geçerlidir. Tevhid kelimesini söyleyen kişide bu kelimenin şartlarından bir tanesi eksik olursa yahut da tevhid kelimesini söyleyen kimse bu kelimeyi ortadan kaldıracak bir söz veya amelde bulunursa artık bu tevhid kelimesi, söyleyenin cehennemden kurtulmasını ve cennete girmesini sağlamaz. Bu görüş Hasan ve Vehb bin Münebbih’ten nakledilmiştir. Bu konu hakkında söylenenlerin en güzeli ve en kuvvetlisi bu görüştür.”
Başka bir rivayette ise, Vehb bin Münebbih kendisine “La İlahe İllallah cennetin anahtarı değil midir?” diye soran bir kimseye şu cevabı vermiştir:
“Elbette öyledir. Ancak o açacak anahtarın dişleri var ise. Bilindiği gibi hiçbir anahtar dişsiz değildir. Şayet sen dişleri olan bir anahtar getirebilirsen o senin için cennetin kapısını açacaktır. Aksi takdirde ise açılmayacaktır.”
Evet! La İlahe İllallah tevhid kelimesi cennetin anahtarıdır. Ama Vehb bin Münebbih’in de dediği gibi dişleri olmaz ise, şartları yerine getirilmezse bu kelimeyi kuru kuruya söylemek hiçbir anlam ifade etmemektedir. Öyle ise bu kelimenin şartları nelerdir? Ancak bu hususa geçmeden önce bir yukarı da değindiğimiz önemli bir noktayı tekrar dile getirmek de fayda vardır.
“Said İbn-i Müseyyeb ve seleften bir grup -bu hadisler farzlar ve yasaklar nazil olmadan önce idi- demişlerdir. Bazıları -bu hadislerin manası kapalıdır. Açıklamaya ve izah edilmeye muhtaçtırlar- demişlerdir. Bazı alimler her kim şehadet getirirde onun hakkını ve farzlarını yerine getirirse demişlerdir. Hasan el-Basri ise bu hadisler pişman olarak tevbe eden ve bu halde ölen kimse hakkındadır demiştir.”
Ebu Amr İbn-i Salah, sadece La İlahe İllallah demekle cennete girileceğini ifade eden hadisler hakkında şöyle demektedir:
“Bu hadislerin, zahiri manalarını tevil hususunda rivayetler ravilerden dolayı kusurlu ve eksik olabilir. Bununla beraber Rasulullah (s.a.v) putperest kafirlere hitab ederken bir kısaltma yapmış olması da caizdir.”
Bu konuda Rasulullah’tan sahih olarak nakledilen hadislerden bir tanesi şu şekildedir:
“İnsanlarla Allah’tan başka ilah yoktur deyinceye kadar savaşmakla emrolundum. Şimdi kim Allah’tan başka ilah yoktur derse malını ve canını benden korumuş olur. Hakkıyla olması müstesna. Ve hesabı Allah’a kalmıştır.”
Bu hadiste fertlerin ya da toplumların üzerlerinden kılıcın kaldırılması, mal ve can emniyetlerinin sağlanması bir başka ifadeyle müslüman olarak isimlendirilmeleri La İlahe İllallah kelimesini ikrar etmelerine, söylemelerine bağlanmıştır. Ancak burada “Rasulullah (s.a.v)’ın - Allah’tan başka ilah yoktur deyinceye kadar...- sözünden kasıt La ilahe İllallah’ın manasını öğrenip söyleyinceye kadar demektir. Hadis’te geçen –deyinceye kadar...- kelimesinden kasıt, sadece telaffuz etmek değil, öğrenip söyleyinceye kadar demektir. Çünkü kavletmek (söylemek) bilerek söylemeyi gerektirir.”
Bakınız bu hadis hakkında Müslim şarihlerinden Kadı Iyaz şöyle demektedir:
“Mal ve can dokunulmazlığının La İlahe İllallah diyenlere mahsus oluşu imana icabetin ifadesidir. Bu sözle kastedilenler Arap müşrikleri olan putperestler ve bir Allah’ı tanımayanlardır. İlk defa İslam’a davet olunanlar ve bu uğurda kendileri ile harb edilenler bunlardır. La İlahe İllallah kelimesini telaffuz edenlere gelince onların dokunulmazlığı için yalnız La İlahe İllallah demeleri kafi değildir. Çünkü onlar bu kelimeyi küfür halinde iken söylemektedirler. Zaten Allah’ı birlemek onların itikadları cümlesindendir.”
Yine Müslim şarihlerinden Hattabi bu hadis üzerine şöyle demiştir:
“Malumdur ki bununla ehli kitab değil putperestler kastedilmiştir. Çünkü ehli kitap olanlar Allah’tan başka ilah yoktur derler de yine de tepelerinden kılıç inmez.”
İmam Kurtubi Tevbe Suresi’nin 5. ayetinde geçen “...O haram aylar çıkınca müşrikleri bulursanız öldürün” ibaresini tefsir ederken bu hadisi zikrederek şöyle demektedir:
“Asıl kaide şudur: Öldürme eğer şirk dolayısı ile söz konusu ise bu şirkin son bulmasıyla öldürme fiilide zail olmaktadır. Tevbe Suresi’nin 5.ayeti kerimesi tevbe ettim diyen bir kimsenin fiilleri arasına tevbenin hakiki bir tevbe olduğunu ortaya koyan hususları da eklemedikçe bu sözü ile yetinilmeyeceğine delildir.”
Yine Ebu Bekir İbn’ül Arabi Tevbe Suresi’nin 5. ayeti ile yukarıda zikrettiğimiz hadisi kastederek “Bu şekilde Kur’an ile Sünnet birbirini desteklemektedir” demektedir.
“Bir kimse İslam’dan önceki inancını reddeden bir şey söylerse ona zahiren müslüman hükmü verilir. Kalbindeki gerçek inancı öğrenmemiz mümkün değildir. Bu yüzden dili ile ikrar ettiği şeye göre muamele ederiz. Bu kimsenin İslam’dan önceki inancına zıt bir şey ikrar etmesi eski inancını değiştirdiğini göstermektedir.”
Görüleceği üzere İmam Muhammed burada kişilerin müslüman olarak isimlendirilebilmesi için İslam’dan önceki bilinen şirk itikadlarını reddetmeleri gerektiği şartını öne sürmektedir.
Bu noktada gelen bir başka hadis ise bu söylediklerimizi teyid eder niteliktedir. Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:
“Kim Allah’tan başka ilah yoktur der ve Allah’tan başka ibadet edilenleri reddederse malı ve kanı haram olur. Hesabı ise Allah’a kalmıştır.”
Bu hadis hakkında şeyh Muhammed bin Abdulvahhab şöyle demektedir:
“İşte Rasulullah (s.a.v)’in bu hadisleri, La İlahe İllallah kelimesinin manasını en açık bir şekilde izah etmektedir. Dikkat edilirse hadis, dil ile bu kelimeyi söyleyen kimsenin malını ve canını garantiye aldığından söz etmemektedir. Yine hadis, bunun sadece manasını bilmekle de gereğinin yerine getirilemeyeceğini bildirmektedir. Evet bu kelimeyi sadece dil ile söylemek kişinin can ve mal emniyetini sağlamamaktadır. Kişi hem La İlahe İllallah’ı ikrar etmeli, hem manasını bilmeli hem de bunlarla beraber Allah’tan başka tapınılan ve saygı gösterilen tüm küfür çeşitlerini ve düzenlerini reddetme yükümlülüğünü yerine getirmelidir. Bunu yapmadığı, bunda şüphe ettiği takdirde böyle bir kimsenin mal ve can güvenliği söz konusu değildir.”
Yine aynı konuda İmam Ebu Batın şöyle demektedir:
“La İlahe İllallah’ı söylemekten kasıt, Allah’tan başka ibadet edilenleri reddedip onlardan beri olmak ve her türlü büyük şirki reddetmektir. Arap müşrikleri kendi lisanları olduğu için Arapçayı çok iyi bildiklerinden dolayı La İlahe İllallah kelimesinin ne manaya geldiğini çok iyi biliyorlardı. Onlardan her hangi birisi La İlahe İllallah dediği zaman bu sözü, şirki ve Allah’tan başka ibadet edilenleri reddederek söylerdi. Eğer bir kimse hem Allah’tan başkasına ibadet etmeye devam eder, hem de La İlahe İllallah derse, bu kelime onun canını ve malını koruma altına almaz.”
İmam Şevkani ise La İlahe İllallah’ı sadece dil ile ikrar etmek ile ilgili olarak şöyle demektedir:
“La İlahe İllahlah sözünü sadece dil ile söylemek fakat bununla birlikte manasıyla amel etmemek kişiye müslüman sıfatını vermez. Çünkü cahiliyye ahalisinden bir kimse bu sözü söylese ve bununla birlikte puta tapmaya devam etse müslüman sayılmaz.”
Sonuç olarak La İlahe İllallah şirke tevbe etmektir. Her kim La İlahe İllallah der ve üzerinde bulunduğu şirk ve küfür itikadını reddettiğine dair bir söz ve fiil söylerse bu kimsenin canı ve malı emniyet altındadır. Aynı zamanda bu kişi müslüman olarak isimlendirilecektir.
Burada yeri gelmişken tevbenin şartları hususunda da izah da bulunmakta fayda vardır.
Bakara Suresinin 156. ayetinin tefsirinde Fahreddin er’Razi tevbenin şartları hakkında şöyle demektedir:
“Böylece bu ayet tevbenin ancak caiz olmayan her şeyi terk etmek ve caiz olan her şeyi yapmakla meydana geleceğine delalet eder.”
Yine aynı ayetin tefsirinde Kurtubi ve Elmalılı Hamdi Yazır şunları zikretmektedirler:
“Bizim ilim adamlarımıza göre kişinin tevbe ettim demesi bu sözünden sonra önce yaptıklarının aksi kendisinden görülmedikçe yeterli değildir. Eğer kişi irtidat etmiş ise islamın şeri hükümlerini açıktan ızhar ederek islama döner. Eğer kişi çeşitli günahları işleyen bir kimse ise ondan salih amelin açıkça görülmesi ile, fesad ehli ve önceden işlemiş olduğu hallerin sahibi kimselerden uzak kalmasıyla olur. Şayet putperest kimselerden ise onlardan ayrılır. İslam ehli ile oturup kalkar. Böylelikle daha önceki halinin aksini açığa vurarak tevbe gerekleşir. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır”
“Her günahın kendisine mahsus bir tevbesi ve her çeşit inkarın bir tevbe tarzı vardır. Bir kayda bağlı olmamak üzere gelişigüzel her tevbe her günahın tevbesi olamaz. Kısaca apaçık bir gerçeği gizlemek küfürdür. İmanda gerçeği açıklamaktır. Küfürden sonra da gerçeği açıklamak suretiyle tevbe ve iman makbuldur.”
“Bizim ilim adamlarımıza göre kişinin tevbe ettim demesi bu sözünden sonra önce yaptıklarının aksi kendisinden görülmedikçe yeterli değildir.”
“Bir kayda bağlı olmamak üzere gelişigüzel her tevbe her günahın tevbesi olamaz.”
Yani Kurtubi’nin sözünden şu anlaşılmaktadır: La İlahe İllallah diyerek şirke ve küfre tevbe etmek isteyen bir kimse bu sözü söylemeden önceki tüm şirk ve küfür söz ve fiilerin aksini bu sözü söyleyerek göstermelidir. Elmalı Hamdi Yazır’ın sözünden ise anlaşılan şudur: “Gelişi güzel bir şekilde söylenilen La İlahe İllallah kelimesi kişinin şirk ve küfre tevbe ettiğini göstermemektedir”
La İlahe İllallah diyen bir kimsenin bu kelimeyi ikrar ederken şirk ve küfür itikadına tevbe etmesi, üzerinde bulunduğu durumdan ayrıldığını açıkça ilan etmesi, bunu sözle ya da fiille göstermesi gerekliliği artık yeterince anlaşılmıştır. Buradan sonra La İlahe İllallah’ın diğer şartlarına geçmekte fayda vardır.
La İlahe İllallah kelimesinin şartlarından bir tanesi de hiç şüphesiz bilgi/ilimdir. Bilgisiz cahilane bir şekilde La İlahe İllallah diyerek ne şirke tevbe etmek mümkündür, ne de Allah’tan gayrı ibadet edilen ilahları reddetmek, ilahlığa ait hususiyetleri Allahü Teala’ya has kılmak mümkündür. Fertlerin ya da toplumların bir şeyleri reddetmeleri ve yine bir şeyleri kabul etmeleri elbette ki red ve kabul edilecek hususlar hakkında tam anlamıyla bir bilginin oluşmasıyla mümkündür.
Allahü Teala Yusuf suresinin 40. ayetinde insanlardan hakimiyyet ve otorite yetkisini sadece Allahü Teala’ya has kılarak kendisine ibadet etmelerini istemiş fakat bu gerçekten insanların büyük bir kısmının habersiz ve cahil olduklarını söylemiştir. Şehid Seyyid Kutub bu ayetin “Ancak insanların çoğu bilmiyorlar” kısmına dair yaptığı tefsirde bilgi ile iman ilişkisi hakkında şunları söylemektedir:
“Dinin özünü ve gerçeğini bilmeyen birtakım kimseleri, onlar da bu dine mensup diye nitelemek ne akla sığar, ne de realiteye! Bu tür kimseleri müslüman olarak niteleyip eksikliklerinin faturasını da bilgisizliklerine çıkarmak geçerli bir mazeret değildir. Zira bilgisizlik ya da bilmemek, söz konusu niteliği taşıyabilmeyi anında engellemektedir. Aslında bir şeye inanmak, o şeyi bilip öğrenmiş olmanın sonucudur... Akla da mantığa da uygun olanı budur. Bunun böyle olduğu zaten kendiliğinden apaçık ortadadır.”
“Her kim Allah’tan başka ilah olmadığını bilerek ölürse cennete girecektir.”
Bu hadisi şerif La İlahe İllallah kelimesinin, sahibini, cennet ehli müslüman kimselerden kılabilmesi için bilgi ve ilim dahilinde bu kelimeyi ikrar etmeyi ön şart olarak belirlemektedir. İmam Nevevi bu hasisin açıklamasında şöyle demektedir:
“Ehli sünnetin mezhebine göre iki şehadet kelimesi ile kalbin Allah’ı bilmesi birbirine bağlıdır. Biri bulunurda diğeri olmazsa (yani ikrar veya bilgiden biri bulunmazsa) o imanın bir faydası yoktur.”
Yine aynı şekilde İmam Kurtubi, Sahihi Müslim üzerine yazmış olduğu “El’Müfhim Ala Sahihi Müslim” isimli kitabında “Sadece iki şehadet kelimesini sözle söylemek yeterli değildir” diye bir başlık atarak şöyle demiştir:
“Aksine kesin olarak kalben iman etmesi gerekmektedir.”
Bugün cehaletin mazeret olduğunu savunarak mücerred bir şekilde La İlahe İllallah diyen bir kimsenin müslüman olabileceğini iddia eden cehalet heveslilerine sormak gerekir. Acaba La İlahe İllallah kelimesi hakkında hiçbir bilgi sahibi olmayan bir kimsenin Kurtubi’nin dediği gibi kalben iman etmesi nasıl mümkündür? Böyle bir kimsenin şirke tevbe etmesi, bilinen sapık inançlarını reddettiğini ikrar etmesi nasıl mümkün olur acaba? Bakınız bu noktada İmam Nevevi, Müslim şerhin de Kadı Iyaz’dan şu şekilde bir alıntı nakletmektedir:
“Bütün ehli sünnet mezhebine mensup selefi salihin ile muhaddis, fukaha ve ehli sünnet olan Eş’arilere göre kalben gelen bir ihlasla ve samimiyetle iki şehadet kelimesini söyleyen kimse cennete girecektir.” İmam Nevevi bu açıklamanın son derce mükemmel ve yerinde olduğunu söylemektedir.
Evet La İlahe İllallah kelimesinden habersiz olan bir kimsenin Kadı Iyaz’ın zikrettiği şartları yerine getirmesi “kalben gelen bir ihlasla ve samimiyetle iki şehadet kelimesini” söylemesi nasıl mümkün olur? Nitekim görüleceği üzere Kadı Iyaz bu sözünü alimlerin ekserisine nispet etmiş, İmam Nevevi ise bu yorumun son derece yerinde ve mükemmel olduğunu belirtmiştir.
“Ancak La İlahe illallah ile murad edilen onu sadece dil ile söylemek değildir. Yine manasından habersiz söylemek hiç değildir. Ancak La İlahe İllallah’ı ikrar etmekten kasıt onu kalben bilmek, ona bağlanmak, onu ve ehlini sevmek, ona muhalefet edenlere ve onun düşmanlarına karşı düşmanlık beslemektir. Kim La İlahe İllallah kelimesinin manasını bilerek ve sadece ona inanarak ikrar ederse (söylerse) İslam dairesi içine girer, selamet yurdu cennet ehlinden olur. Ancak kim de La İlahe İllallah derken Allah’tan başka yaratıcı yoktur, Allah’tan başka Rabb yoktur, Allah’tan başka rızık verici yoktur, Allah vardır ve birdir gibi cümleleri kastederse bu kelimeler onun müslüman olması ve selamet yurdu ehlinden olması için yeterli değildir. Yukarıdaki kelimeler (Allah’tan başka yaratıcı yoktur, Allah’tan başka Rabb yoktur... vs) hiç şüphesiz doğru kelimelerdir. Ancak bu kelimeleri söylemekte müşrikler, mecusiler, hrıstiyanlar, yahudiler ve diğer insanlar müşterektir.”
Gerek Rasulullah (s.a.v)’den naklettiğimiz hadisi şerif gerekse bu hadise dair ehli ilmin açıklamaları net bir şekilde ortaya koymaktadır ki, La İlahe İllallah kelimesinin sahibine fayda sağlayabilmesi için bu kelimenin içeriği hakkında bilgi sahibi olması kesin bir şarttır. Kişi La İlahe İllallah kelimesini telaffuz ederken reddettiği sahte ilahların neler olduğunu bilmeli yine aynı şekilde ilahlığın hususiyetlerini bilerek bunları sadece Allahü Teala’ya ait kılmalıdır. Nitekim La İlahe İllallah hakkında gelen rivayetlerin bir kısmında da “Kim Allah’tan başka ilah olmadığına şahidlik ederse...” ibaresi geçmektedir.
“Her kim Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasul’ü olduğuna şahitlik ederse Allah o kimseye cehennemi haram kılmıştır.”
“Allah’tan başka ilah olmadığına ve kendimin Allah’ın Rasul’ü olduğuma şahitlik ederim. Eğer bir kul bu iki şehadet hususunda hiçbir şüpheye düşmeyerek Allah’a kavuşursa mutlaka cennete girecektir.”
“Her kim şeriki olmayan bir tek Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve rasulü olduğuna, İsa’nın Allah’ın kulu, kadının kulunun oğlu, Meryem’e ilka ettiği kelimesi ve Allah’tan bir ruh olduğuna, cennetin hak, cehennemin hak olduğuna şehadet ederim derse Allah o kimseyi cennetin 8 kapısından hangisinden dilerse ondan cennete koyacaktır.”
“Şahit bilen ve bildiğini söyleyen demektir. Müezzin’in Eşhedü En La İlahe İllallah demesi La İlahe İllallah’ı biliyorum ve bunu da insanlara açıklıyorum demektir.”
“Arapça’da Şehide fiili şehadette bulunda, tanıklık etti, hazır oldu, huzurunda bulundu demektir. Bir olayı görmek, bir şeye ulaşmak, huzuruna varmak, iç ve dış duyularla her hangi bir şeyi kapsamına almak bu filin manası içindedir. Şehadet müşahedeyle hazır olma nefiste bütün duyularla vakıf olmak suretiyle karar kılınan bir ilim ve bu ilimle şahidlik edilen esası ikrar etme, açığa vurmadır.”
“Şehadet, şahitlik eden kişinin şahitlik ettiği şeyleri bilmesini, bu şehadeti açıklamasını ve şehadetinde doğruyu söylemesini gerektirmektedir. Bu şartlar tahakkuk etmezse o zaman bu şehadet şahitlik sayılmayacaktır.”
“Şehadet, bir şey hakkında bilerek haber vermek, onun doğru olduğuna ve sabit olduğuna inanmaktır. İkrar ve itaat ile birlikte olmadıkca ve bu hususta kalp ile dil birbirine muvafakat etmedikçe, şahitlik muteber değildir.”
“Şehadetin dört mertebesi vardır:
1-) İlim, mağrifet (bilgi) ve itikad/iman mertebesidir. Bununla hakkında şahitlik yapılan şeyin sıhhat ve doğruluğu, sabitliği ortaya çıkmaktadır.
2-) Bunları konuşması dile getirmesi.
3-) Şahit olduğu şeyi bir başkasına bildirmesi, haber vermesi, onun için açıklamasıdır.
4-) Onun kapsamı ve içeriği ile ilzam etmesi, yapmayı gerekli kılması, o şeyi emretmesidir.”
Görüleceği üzere gerek dil alimlerinin gerekse fakihlerin şahitlik/şehadet hakkında söyledikleri apaçıktır. O halde La İlahe İllallah kelimesine şahitlik ise, bu kelime hakkında gerekli şeyleri bilmeyi, bütün duyularla, reddedilmesi ve kabul edilmesi gereken hususlara vakıf olmayı, iç ve dış duyularla bu kelimenin gereklerini kapsamı altına almayı, bu bilinen şeyleri dile getirerek açıklamayı, hem söylemde hem de pratik hayatta şehadet edilen esaslara tam bir itaat ve teslimiyeti gerektirmektedir. Bu şartlar yerine getirilmeden Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik etmek yalancı bir şahitlikten başka bir şey olmayacaktır. Allahü Teala şöyle buyurmaktadır:
Bu ayeti kerime de Allahü Teala, kıyamet gününde şefaat hakkına ancak bilerek şahidlik edenlerin sahip olduklarını bildirmektedir. Acaba bu hakka bilerek şahitlik etmek ne demektir? Hakka bilerek şahitlik edenler kimlerdir? Bu ayet hakkında müfessirler şunları zikretmektedirler:
“-Ancak hakka bilerek şahitlik edenler müstesna.- Yani ilim ve basiretle gerçeğe şehadet edenler bunun dışındadırlar.”
“Yani La İlahe İllallah şehadetini ancak bilerek söyleyenler şefaat ederler. Allah’ın izniyle melekler, nebiler ve salih kimseler ancak La İlahe İllallah şehadetini bilerek, anlayarak, ve iman ederek söyleyenlere şefaatci olabilirler. Eğer Allah onlara şefaat izni verirse bu kimseler, La İlahe İllallah’ın manasını bilmeden, sadece babalarını ve şeyhlerini taklid ederek söyleyenlere asla şefaatci olmazlar.”
Kurtubi bu ayetin tefsirinde “bunlar ancak hak ile şehadet edenlere, ilim ve basiret üzere iman eden kimselere şefaat edebilirler. Bu açıklamayı Said İbn-i Cübeyr ve başkaları yapmıştır. Said İbn-i Cübeyr buradaki hak ile şehadetin La İlahe İllallah olduğunu söylemiştir.” diyerek “şehadet ancak bilgiye dayanarak yapılmalıdır” başlığını atmış ve şöyle demiştir:
“Hak ile şehadet ancak bilgi ile birlikte olması halinde fayda verir. Bilerek lafzı şahidlik ettikleri hususun gerçeğini bilmeleri demektir.”
Fahreddin Razi ise bu ayet hakkında şöyle demektedir
:
“Cenabı Hakk –bizzat bilerek- buyurmuştur ki; bu sınırlama hakkında bilgi olmaksızın sadece dil ile yapılan şehadetin kesinlikle hiçbir şey ifade etmeyeceğine delalet etmektedir.”
Sonuç olarak; gerek seleften, gerekse de haleften, önceki ve sonraki tüm alimler, müfessirler, fakihler, muhaddisler, şarihler (hadis açıklayıcıları) La İlahe İllallah kelimesinin söyleyen bir kimseye fayda verebilmesi için açık bir şekilde bazı şartları dile getirmişler, hiç biri günümüzün sapkın cehalet heveslileri gibi La İlahe İllallah kelimesini sadece dille söylemekle müslüman olunacağına hükmetmemişlerdir. Artık sözü fazla uzatmakta bir fayda yoktur. Dileyen bu noktada Allah’ın kitabına, Rasulullah’ın sünnetine, alimlerin kitab ve sünnete dayanarak yaptıkları değerlendirmelere tabii olarak Rabb’ine giden bir yol tutar, dileyen de kitab ve sünneti kendi hevasınca tahrif ederek şeytana ve dostlarına giden bir yol tutar. Ancak bilinmesi gerekir ki, Allah azabı çok cabuk ve çok şiddetli olandır.
“Ya Rabbi! Bize dünyada bir iyilik, ahirette de bir iyilik ihsan et. Ve bizi ateşin azabından koru.”